Ayrıntılar
|
İncil ülkesi Anadolu! Misyonerlik ile ilgili basılı eserlerde Anadolu, "Bible Land" olarak adlandırılır. Bu, İncil ülkesi demektir. Yani Hıristiyanlığı yaymaya çalışan misyonerlerin gözünde Anadolu, İncil ülkesi olarak görülmüştür. Zira İncil'de adı geçen birçok yer Anadolu'da bulunmaktadır. Atalarımız Anadolu'yu vatan edinmeden önce Hıristiyanların elinde bulunan bu coğrafya, kesif Türk göçleri sonucu yeniden imar edilmiş ve yerleşime sahne olmuştur. Kısa sürede Anadolu'nun dört bir yanı Türk-İslâm eserleriyle donatılmış, Türk kültürü Anadolu'nun her köşesine karış karış nakşedilmiştir. Böylece Batılıların Küçük Asya (Asie Mineur-Asia Minor) dedikleri Anadolu, Türkiye olmuş, yani Türk vatanı haline getirilmiştir. Tarihimiz açısından Anadolu'da bu müspet gelişmeler olurken, Papa önderliğinde dini, siyasi, iktİsadi vb. birçok sebeplerle Haçlı Seferleri düzenlenmiştir. Türkiye başta olmak üzere Kudüs dahil tüm Ortadoğu, askerî yöntemle ele geçirilmeye çalışılmış, ancak, Hıristiyanlık âlemi Anadolu Türklerinin çetin bir direnişiyle karşılaşmıştır. Tüm Avrupa'nın seferber edildiği bu seferler amacına ulaşmamıştır. Bunun sonucunda Batı Hıristiyanlık âlemi XVI. Yüzyıldan itibaren üç kıtaya egemen olan Osmanlı Devleti topraklarına misyonerler göndermeye başlamıştır. İlk gelenler Katolik Cizvit ve Fransisken misyonerleridir. Bunları Protestan misyonerler takip etmiştir. İlk olarak Müslümanları Hıristiyanlaştırma girişiminde bulunan misyonerler, amaçlarına ulaşamayınca, gayrimüslim Osmanlı tebaası üzerinde faaliyetlerde bulunmuşlardır. Rum, Bulgar, Ermeni, vb. Hıristiyan toplulukların bulunduğu bölgeleri tespit etmişler ve misyonlarını yerine getirmeye çalışmışlardır. Bu arada Osmanlı ülkesindeki Hıristiyan tebaayı paylaşma yarışma girişmişlerdir. XIX. Yüzyılda Osmanlı ülkesinde misyonerlik faaliyetleri had safhaya ulaşmıştır. Misyonerler, teşkilâtlarının bulunduğu ülkelerin desteğini alarak, âdeta kendi devletlerinin Osmanlı ülkesine yönelik emelleri doğrultusunda faaliyet göstermişlerdir. Fransa, İngiltere, Amerika, İtalya vb. devletler ve maddî bakımdan katkıda bulundukları Katolik, Protestan ve Ortodoks misyonerler Osmanlı ülkesinde, sosyal ve kültürel görünümlü çok sayıda okul, hastane, kilise, yetimhane, darülaceze vb. müesseseler açmışlardır. Bu kurumlar vasıtasıyla yerli halk, bilhassa gayrimüslim tebaa üzerinde nüfuz kazanmışlardır. Özellikle yabancı okullar, buralarda öğrenim gören genç beyinlere, ayrılıkçı siyasî fikirlerin verildiği, Osmanlı Devleti'ni parçalamaya yönelik faaliyetlerin organize edildiği birer komita merkezi hüviyeti kazanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletimize karşı belirli aralıklarla haksız ve dayanaksız bir şekilde gündeme getirilen Ermeni meselesi o yıllarda bu okullarda adeta körüklenmiştir. Merzifon'da Amerikan Protestan misyonerleri tarafından kurulan Amerikan Koleji, Merzifon Ermeni ayaklanmalarının tertiplendiği, yönetildiği bir merkez olmuştur. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Karadeniz bölgesinde Pontusçu Rumların giriştikleri, ayrılıkçı, yıkıcı faaliyetlerin tohumları genç Rum öğrencilerin beyinlerine bu okulda kazınmıştır. İlk Pontus cemiyeti okul desteği ile 1904'te kurulmuştur. Okul, zamanla 1000'e yakın Rum gencini ihtilâlci gayelerle yetiştirmiştir. 1908'de Müdâfaa-i Meşruta adlı bir örgüt kuran Rumlar, 1910'da "Pontus" adlı bir rİsale yayınlamaya başlamışlardır. 1920 yılı sonlarında bu okula yapılan baskında çok sayıda Yunan bayrağı, Pontus ile ilgili armalar ve belgeler ele geçirilmiştir. Okulun müdürlüğünü yapmış olan White, Ermeni ve Rumların Hıristiyanlık için kan dök tiklerini, birçoğunun hayatını bu uğurda kaybettiğini bizzat kendisi ifade etmiştir. Ayrıca Anadolu'daki Alevileri de Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtmıştır. Kİsaca Osmanlı Devleti'ne karşı eli silah tutan Rum ve Ermeni çetelerini Merzifon Amerikan Koleji'nde eğitilen, ihtilâlci fikirleri benimsemiş öğrenciler oluşturmuştur. 1863'te Amerikan Protestan misyonerler Christopher Rhinelander Robert ve Dr. Cyrus Hamlin tarafından kurulan Robert Kolej, Bulgarların bağımsızlığını kazanmasında adeta lokomotif görevini görmüştür. Hatta kolejin 40 yıl müdürlüğünü yapan Protestan misyoner George Washburn hatıralarında öğrencilerin okuldan mezun olduktan sonra memleketlerinin lideri olacak şekilde yetiştirildiğini ifade etmiş, böyle de olmuştur. 1871'de okuldan mezun olan 6 öğrenciden 5'i, 1883'te 10 öğrenciden 5'i, 1884'te 22 öğrenciden ll'i Bulgardır. Bunlar daha sonraki yıllarda Bulgaristan'da parlamenter, başbakan, bakan, belediye başkanı, öğretmen, deniz subayı, bankacı gibi görevler yapmışlardır. 1890 yılma kadar kolejde Bulgar öğrencilerinin çoğunlukta olduğu görülmektedir. Bu tarihten itibaren de Ermeni öğrenciler çoğunluktadır. Zira Bulgaristan Emareti 1878'de kurulmuş, dolayısıyla Robert Koleji Bulgarlarla ilgili hedefine kısmen ulaşmış, bir diğer misyonu olan Ermeni meselesini alevlendirecek mahiyette Ermeni öğrenciler tercih etmiştir. 1890'dan itibaren ülkede Ermeni tedhiş hareketlerinin ortaya çıkması, kolejin hangi amaçlara hizmet ettiğini göstermektedir. Robert Kolej konusunda 1981'de İstori eski Pregled dergisinde yazdığı yazıda İvan İlev, bu okulun Bulgar aydınlarının fikren gelişmesinde büyük rolü olduğunu belirtmektedir. Yine, İngiliz ajan G.M. Fitzmaurice de 1906-1907'de üstlerine yazdığı raporda "Bulgaristan, doğuşunu ve mevcudiyetini Robert Kolej'e borçludur," derken yukarıda bahsettiğimiz tarihi gerçeği açık bir şekilde ifade etmiştir. Osmanlı ülkesinde açılan bu ve benzeri 1000'den fazla ruhsatlı ve ruhsatsız yabancı okulun dini ve yıkıcı siyasi faaliyetlerin yapıldığı birer merkez olduğu dikkate alındığında olayın vahameti kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. 20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başında Uşak'm Karahallı ilçesi Karayakuplu köyü yakınlarında Heidelberg Üniversitesi'nden Prof. Peter Lampe ve ABD'den Prof. William Tabbernee yönetimindeki kazı ekibi tarafından yapılan yüzey araştırmalarında ortaya çıkan bazı bulguları misyonerlik ile ilgili bilgiler ışığında da değerlendirmek sağlıklı bir sonuca varabilmek bakımından önemlidir. Bu kazı ekibi tarafından Uşak'm Karahallı ilçesinde yapılan çalışmalarda "Yeni Kudüs" olarak da adlandırılan ve İncil'de Hıristiyanlığa ait bir tarikatın merkezi olarak geçen Pepouza kenti (Karahallı-Karayakuplu Köyü) ve Montanist kilisesinin ortaya çıkarıldığı ve böylelikle dünyanın kayıp 7. mezhebi olarak bilinen Montanizmin de bulunduğuna dair görüşler ileri sürülmüştür. H.J.Lawlor, "Montanizm" başlıklı makalesinde Montanizmin erken dönem Hıristiyanlık inancında M.Ö. 156'lı yıllarda Manİsa, Alaşehir civarında ortaya çıktığını, kurucularının Montanus ve iki ruhani kadın olan Maximillia ile Priscilla olduğunu, Montanus'un kendini peygamber ilân ettiğini ve Pepouza'yı da merkez olarak seçtiğini belirtmektedir. Genel olarak bu mezhep Ortodoks Hıristiyanlıktan ayrışmamıştır. Pepouza'nm zaman içinde Montanizmin idari merkezi olduğu ve bölgenin dışında yaşayanlar için tıpkı bir çeşit "Montanist Vatikan" gibi bir haç merkezi haline dönüştüğü anlaşılmaktadır. Pepouza'nm yeri ise şu ana kadar yapılan araştırmalara göre kesin olarak bulunamamıştır. Nitekim William Tabernee'nin konu ile ilgili geniş hacimli dinî eserinde Pepouza'nm Philadelphia (Alaşehir), Apameia (Dinar), Temenothyrai (Uşak) ve Hierapolis (Pamukkale) ile sınırları çizilen bir sahada bulunması gerektiği belirtilmekte, bu yerin de Çalovası'nm kuzey kısmında, Üçkuyu ve Bekilli köylerinde olabileceğine dair bilgiler verilmektedir. Uşak Karayakuplu'da Tabernee ve ekibi tarafından üç yıldır yapılan kazılarda elde edilen yazıtlarda Hıristiyanlığın ilk mezhebi Montanizmin Pepouza'da kurulduğu ve komşu şehir Tymion'dan söz edildiği belirtilmektedir. Uşak Müzesi'nde bulunan mermer üzerine yazılmış olan bu yazıtta İmparatorun yüksek vergilere itiraz ;eden Tymion halkına "Vergilerinizi ödemek zorundasınız, vergiler yüksek değildir," şeklinde seslendiği, bundan yola çıkılarak yapılan yüzey araştırmaları sonucunda da Anadolu'nun çeşitli yerlerinde aranan fakat bulunamayan Pepouza kentinin Karayakuplu köyü olabileceği basma aksetmiştir. Yine aynı kazı çalışmaları sonucunda tepe üzerinde çok derin ve kimsenin girmeye cesaret edemediği bir kral mezarı ve tapmakla tünellerin bulunduğu, bu tünellerde haç motiflerine rastlandığı, dolayısıyla burasının Hıristiyanlar için kutsal bir mekân olabileceği ihtimali gündeme getirilmiştir. Adını kurucularından biri olan Montanus'tan alan Montanizm, Anadolu'da doğmuş olmasına rağmen İtalya ve Kuzey Afrika'ya kadar yayılmıştır. Hıristiyan dünyasında Montanus'un Hıristiyan olmadan önce, Frigya bölgesinde Anadolu Ana tanrıçası Kibele kültünün rahibi olduğuna inanılmaktadır. Bu sebeple mezhep, kadın liderlerin aktif çalışma alanına girmiştir. Montanistler ahlâki davranışlar konusunda katı bir tutum izlemişlerdir. Mesela, daha uzun süreli oruçlar tutmuşlar, daha ruhani bir hayat tarzını tasvip etmişlerdir. Bu hayat tarzında evlenmemek, bekâr olmak, temizlik ve kutsallık kabul edilmiştir. Ancak evliliğin de tamamen reddedildiğine dair bir bilgiye rastlanılmamaktadır. İstisnai durumlarda Kilisenin müsaade ettiği ikinci evliliği Montanistler yasaklamışlardır. Montanist hareket, daha ziyade Kilisenin bir kurum olarak teşkilâtlanış biçimine tepki göstermiştir. Montanizm dönemin sosyo-ekonomik bunalımlarını ortaya atarak insanlara kıyametin kopmak üzere olduğunu ve "Yeni Kudüs" olarak ilân ettikleri Pepouza'ya sığınmalarını istemiştir. Bu mezhep, dinden uzaklaşıp dünyevî esaslara dalan kilise karşısında öbür dünya korkusunu sıcak tutmak isteyen peygamberi otoritenin çatışması şeklinde de tanımlanmaktadır. Hıristiyanlığın diğer mezheplerine göre Montanizmdeki önemli farklılık kadın liderlerin ön planda olmasıdır. Bunda birinci sebep Anadolu'daki Kibele kültü, ikinci sebep de dini gelenekte Hz. Havva'nın temsilcisi olmalarıdır. Dolayısıyla Montanist kadın, piskopos bile olabilmektedir. Sadece bu durum bile söz konusu mezhebin sapıklık addedilmesine sebeptir. Ayrıca yeni bir peygamberin ortaya çıkması piskoposun etrafında örgütlenen kilise teşkilâtınca toplanan konsüllerde sıklıkla lanetlenmiştir. Bu görüşün dışında Montanistlerin piskoposun hâkimiyet alanına müdahale etmesi ve esas kilisenin kontrolünün reddedilmesi Hıristiyan camiasmca muhalefet olunmasına neden olmuştur. M.S. 6. yüzyılda Bizans İmparatoru Justinianus yabancı asıllı barbarlarla sapık mezheplere karşı mücadeleye girişmiştir. Yönetimin baskısına dayanamayan Montanistler kendilerini bir kiliseye kapatarak yakmışlardır. Montanistlerin 2. yüzyılla 6. yüzyıl arasında yaşadıkları şehir Pepouza'nm İncil'in sonunda belirtilen kıyamet gününde gökyüzünden yeryüzüne inecek "Yeni Kudüs" (Jerusalem) olduğuna ve Pepouza'nm da Karahallı'nm Karayakuplu mevkiinde olduğuna dair bir iddianın -belgelerle henüz açık olarak ortaya konulmamış bir durumda- desteklenmesinde ihtiyatlı olmak zarureti vardır. Ayrıca böyle bir iddianın, özellikle Katolik dünyasına sapık bir mezhebin yeniden gündeme getirildiğinin üşünülmesine yol açabileceğinden, itibar görmeyebileceği de uvvetle muhtemeldir. Konunun Türkiye olarak memleketimize getirileri şüphe ve tartışma mevzuu olan inanç turizmi çerçevesinde değerlendirilmesinin, bizleri bazı yanlışlara da sevk debileceği endişesi duyulmalıdır. Ülkemizde bazı bölgelerin, içbir bilimsel kanıta dayanmadan, hatta Selçuk'taki antik fes'te görüldüğü üzere rüya gibi soyut ilâhi sayılan temellerden hareketle Hıristiyanların kutsal mekânları haline dönüştürme çalışmalarının esas amacının misyoner faaliyetlerinin mi, oksa siyasî bir beklentinin ürünü ve ekonomik bir geleceğin atırımı mı olduğu etraflıca incelenmelidir. Ayrıca Uşak'ta XX. üzyıl başlarında Freres des Ecoles Chretiennes adlı Hıristiyan atolik cemaatine ait mektep, kilise, mabet ve meskenin bulunduğu ve misyonerlerin buralarda faaliyette bulundukları da göz 'nüne alınmalıdır. Konu ile ilgili değerlendirmelerde, Uşak-Kaahallı'da kazı yapan ve yukarıda isimleri zikredilen araştırmacıların Hıristiyan ilâhiyatçıları, yani din adamları olmaları da dikkatlerden kaçmamalıdır. |